Kerem Alışık annesine olan özlemini anlattı

Kerem Alışık annesine olan özlemini anlattı

Akşam’dan Sibel Ateş Yengin’in röportajı…

Seyirciyi nasıl bir Frankenstein bekliyor?

Ucube görüntüsüyle insanları korkutan, kendinden uzaklaştıran ama içi yumuşak, yüreği sevme isteğiyle dolu bir Frankenstein izleyecek seyirci. Kimi zaman acıyıp sempati duyacak kimi zaman nasıl da acımasız birine dönüştüğünü dehşetle izleyecek. 

Peki, nasıl bir felsefesi var oyunun?

Birtakım nedenlerle toplumun dışına itilen, yalnızlaşan, ötekileştirilen insanların acıklı öyküsünü anlatıyor Frankenstein. Yalnız bırakılması onu vahşi ve acımasız birine dönüştürüyor. Siz ne kadar iyi davranırsanız, onu anlamaya çalışırsanız, farklı düşündüğü ve farklı göründüğü için dışlamazsanız iyi biri olduğunu görebilirsiniz. 

Ne kadar evrensel bir mesele… Maalesef insanoğlu insanın içiyle değil, dışıyla daha çok ilgili… İnsanları dili, dini, mezhebi farklı diye ötekileştirmesek, özürlü diye kategorize etmesek. Güzel ve çirkin diye de ayırmasak, insanı insan olarak kabul etsek. “İnsanın iç güzelliği önemlidir” deriz, haklısınız ama dış güzellikle ilgilenmek gibi bir algımız var.

Tekrar oyuna dönersek. Dr. Frankenstein için tanrılığa soyunuyor diyebilir miyiz?

Dr. Frankenstein, bütün inanç sistemini reddedip bilimsel çalışmaları ve aslında kibri uğruna bir insan yaratabileceğini düşünüyor. İsmi bile konulmayan yaratık “Kadavralardan bir insan yaratmanı ben mi istedim? Suçum ne? Herkes benden nefret ediyor, ben de nefret edilmekten nefret ediyorum. Kibrin için beni yarattın. Yaratan Allah’tır. Sen Tanrı değilsin” diyor.

Dünya mı kötü yoksa onu kötüleştiren bizler miyiz?

Dünyaya iyiliği de güzelliği de çirkinliği de katan bizleriz. Biz ne kadar iyilik katarsak dünya da o kadar yaşanılası bir yer olur ne kadar kötülük katarsak o kadar yaşanmaz bir hale gelir. Rahat ve sıcak bir evde uyuyorum diye tek başına mutlu olamazsın. Soğukta olanı, dışarıda kalanı, zorluk çekeni düşünmek zorundasın. Dolayısıyla bizler kardeşçe, paylaşarak, ayrım gözetmeksizin tüm insanları kucakladığımız sürece sevgi ve barış dolu bir dünya kurarız. Nedense insan denilen eşrefi mahlukat bu düşünceyi özümsese de, uygulamayı başaramıyor. Zavallı dünya… Hırs, kibir, rant sevdası, daha fazla güce sahip olma arzusu işin içine girince dünya kirleniyor. Dr. Frankenstein da ölümsüzlük istiyor. Oysa faniyiz. Geldik, gideceğiz. Bu dünya emanet, yalan bir dünya. Gerçek olan esas öldükten sonra başlayacak olan dünya.

Oynadığınız karakterin en içinizi acıtan repliği nedir?

Yaratık, Frankenstein’dan intikam almak için doktorun karısını öldürüyor. Ve o esnada “Ben hep sevmek istedim, şefkat istedim ama siz beni hep nefretle karşıladınız. Sizin için iyi bir şeyler yapmak için çabaladım ama siz benden korkup kaçtınız, beni dövdünüz. Ben de sizin kötülüğünüze kötülükle cevap veriyor ve intikamımı alıyorum. İşte şimdi ben de insan oldum” diyor.

Üzülüyorum Frankenstein’a

Çocukluğunuzun roman kahramanı kimdi?

Cervantes’in Don Kişot’uydu. Modern romanın da öncüsüdür.

Bir romanın içinde yaşama şansınız olsaydı bu hangi roman olurdu?

Frankenstein olurdu. Acısını, yalnızlığını o kadar çok içselleşirdim ki. Ve tüm bu duygularını gerçekten hissederek oynamaya çalışıyorum. Çok üzülüyorum Frankenstein’a.

VİCDANIN YOKSA YETENEK DE İŞE YARAMAZ

Annenizden kulağınıza küpe olacak, hayat felsefenizi oluşturacak bir öğüt var mıydı?

“Vicdanlı ol” derdi. Ne kadar zahmet çekersen çek, ne kadar sorumluluk sahibi olursan ol ama vicdanın yoksa yaptığın iş de yetenek de bir işe yaramaz felsefesiyle büyüdüm. “Mesleğinin onuru taşı, her ne yapıyorsan canınla, yüreğinle yap” felsefesi ondan bana kalan en değerli öğüttü.

Kadınlara dair bir öğüt verir miydi?

Bizim için insan kavramı değerliydi. Kadınmış erkekmiş, erkek böyledir, kadın şöyledir gibi bir ayrımla büyümedim.

ÖLÜMLERİNİN ACISINI AYIRMADIM

Annenizin acısını sürekli çalışarak mı dindirmeye çalıştınız?

Annemden önce de böyleydim. Genetik kodlamamız bu. Babam, annem, dayım (Atilla İlhan)… Bizim için üretmek, çalışmak, yazmak, oynamak, yorulmak eşittir yaşamak anlamına gelir. Boş kaldığımızda yabancılaşırız kendimize. Uzun bir süre ağır bir travma geçirdim ama hayat devam ediyor işte. Çalışarak acımı unutmaya, hafifletmeye ve hayata dahil olmaya çalıştım yani Çehov’un dediği gibi “Bizi ancak çalışmak kurtarır” felsefesini benimsedim. Annem de babamın kaybında aynı yöntemle hayata tutunmuştu.

Bir erkek evlat için anne kaybı mı yoksa baba kaybı mı daha travmatik oluyor?

Çocukken “Anneni mi, babanı mı daha çok seviyorsun?” derlerdi. Hep “İkisini de” derdim, hiç ayırmadım. Ölümlerinin acısını da ayırmadım.   Annemi düşününce içim sızlar da babam da aynı duygu olmuyor nedense… Her ölüm erkendir ama babamı çok erken kaybettim. Babamdan sonra annemin o boşluğu dolduran hali beni hiç yalnız hissettirmedi.

UMUDU YİTİRMEDEN YAŞAMAK LAZIM

Mutsuz olduğunuzda nasıl çıkarsınız o ruh halinden?

Kırılıyoruz, alınıyoruz, kimi zaman tökezliyor kimi zaman düşüyoruz. Oysa her ne olursa olsun geçmişe bakmadan, umudu yitirmeden yaşamak lazım. Pes etmediğimiz, mücadele gücümüzü kaybetmediğimiz sürece mutlaka bir çıkış yolu buluruz. Pes ederseniz tükenirsiniz.

Peki ya aşk acısı… Yoksa gençlikte mi kaldı bu duygular?

Artık o kadar derin acılar yaşıyor ve kendi cehennemimizde o kadar yoğruluyoruz ki aşk acısı bu acılara dahil olmuyor. Canların gittiği, bebeklerin katledildiği böyle bir dünyada artık aşk acısı çekmek ayıp olur. 

Bir önceki yazımız olan Başak Parlak'tan küfür itirafı!... başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayınlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir.

Yorumlar